Hacivat ile Karagöz niçin öldürdü.
Deniz Göktaş'ın birkaç senedir devam eden ve sahnelerde 100 binin üzerinde seyirci ile buluşmuş olan "Ölü Deniz" adlı gösterisi YouTube'a yüklenince deprem etkisi yarattı. Video ışık hızıyla yayıldı ve anında milyonlara ulaştı. Ülke unutulmaya yüz tutmuş bir türle, politik hiciv ile yeniden tanıştı. Eski kuşak ise yine her şeyin bombok olduğu ama en azından konuşulabilen eski günleri hatırladı. Türkiye'yi ve Türkiye'de yaşamanın ne menem bir şey olduğunu kendi meşrebince anlatan cesur, zeki, derdini hiç sansürlemeden sunan, en önemlisi son derece samimi bir mizahçı vardı karşılarında. Duygularının sesi olduğunu düşünenler oldu, alkışladılar, kendi dertleri üzerinden empati kurdular, tabii bunun yanı sıra yerenler, üzerlerine alınanlar oldu. Kendilerine hakaret edildiğini sanan ve her şeyi yanlış anlayan, portakal bıçaklayarak Hollanda'yı protesto eden elemanlar tadında bir avuç dalgıç çıktı ortaya mesela. Gösteriyi komik bulmayanlar, bu kadar hızlı yayılmasını büyük bir pr çalışmasına bağlayanlar, ne diyeceğini bilemeyenler, konum almakta zorlananlar oldu. Gösteri o kadar hızlı yayıldı ki linççi tayfa önce bir afalladı, başlarda linci nereden tutturacaklarını bilemediler. Ama toparlamaları gecikmedi, linç her zamanki yerden geldi. Ortada hiçbir hakaret yokken "dini değerleri alenen aşağılama" iddiası ile ters kelepçeyle gözaltına alındı, ardından tutuklandı.
Bu maalesef alışık olmadığımız bir şey değil. Ne suç işlediklerini hala bilmediğimiz, hatta nedenini adalet sisteminin bile tam kestiremediği siyasetçiler, yazarlar, sinemacılar, gazeteciler hala içerde. Deniz'in ters kelepçe ile götürüldüğü görüntüler hepimizin içimizi acıttı. Korkunç olan şey şu ki kimse şaşırmadı. İklim bizi bu hale getirdi. Üstelik kendisinin de hiç şaşırmadığını, böyle bir şeyin olabileceğini bilerek ülkeye geri döndüğünü hepimiz
Deniz'i uzundur tanırım. İtiraf edeyim, günlerce "gelme" demek için elim sık sık telefona gitti. Ne söyleyebileceğim lafları kurabildim kafamda, ne de mesaj olarak atılabilecek cümleleri bulabildim. Bu korku duvarının üzerine bir taş da ben koymayayım diye vazgeçtim. Verdiği kararı değiştiremeyeceğinden, benzer çağrıları, mesajları bol miktarda aldığına emindim. Kıçımızı koyduğumuz yastıktan, korkularımızı başkalarının üzerine yansıtarak hayatı rasyonelize etmeye çalışmak zaten hiç doğru değil. Zor ama gerçek bu.
Muktedir siyaset müessesesinin ifade özgürlüğünün alanını daraltan bir otosansür iklimi yaratmayı amaçladığını hepimiz biliyoruz. Kendi politikalarını kutsallaştırıp, toplumun yaşadığı ekonomik, sosyal ve psikolojik buhranları sahneye, kağıda, gazeteler, sosyal medyaya taşıyanları yargı eliyle hizaya getirmeye çalışması, aslında özgüvensizliğin bir ilanı
İktidarlar hala kahkahanın gücü karşısında kılıç kuşanmakta (veya kelepçe takmakta), mizah ise her şeye rağmen o zırhta delikler açmaya devam etmekte. Güç totaliterleştikçe ciddiyet talebi artar. İktidar toplumun kendisine korku ve saygıyla bakmasını ister. Mizah ise işte tam olarak bu iki duyguyu yok eder. Saygı duyduğunuz veya korktuğunuz bir şeye aynı anda gülemezsiniz. Komedyen sahneye çıkıp o gücü basitleştirdiği, sıradanlaştırdığı ve onunla eğlendiği an, dinleyicinin zihnindeki korku duvarı yıkılır.
***
Deniz'e sosyal medyada sıkça "soytarı" diye hakaret edilmekte. Oyuncuların da çok sık maruz kaldığı bir hakarettir bu. Tabii hakaret sanılarak sarf edilen bir iltifat sözcüğüdür aslında.
Kral ve soytarı ilişkisi, tarih boyunca mizah ve iktidar arasındaki ilişkiyi anlatan en net kurumsal modeldir. Soytarı, iktidarın mutlak gücü karşısında "dokunulmazlığı olan tek muhalif" olarak konumlandırılmıştır. Krala gerçeği veya hatalarını söylemek doğrudan ölüm demek iken, soytarı bunu yapma yetkisine sahip tek kişidir, ağzına geleni söyler.
Shakespeare’in ünlü trajedisi Kral Lear’da, kralı düştüğü hatalar karşısında acımasızca eleştiren, ona "budala" diyen tek kişi soytarıdır (The Fool).
"Soytarı" kelimesinin tarihsel olarak bu kadar güçlü ve zeki iken günümüzde hakaret sözcüğüne dönüşmesi tuhaf bir kırılmanın sonucudur. Soytarılık kurumu yozlaştıkça, soytarılar krala doğruları söyleyen bilgeler olmaktan çıkıp, sadece kralı, padişahı eğlendiren, onlara yaranmaya çalışan ve para için kılıktan kılığa giren dalkavuklara dönüşürler.
Osmanlı İmparatorluğu dalkavukluğu sadece toplumsal bir davranış olmaktan çıkarıp, resmi bir meslek haline getiren ve kanunla kurallara bağlayan tek devlettir. 18. yüzyılda I. Mahmud döneminde yayımlanan "Dalkavuk Nizamnamesi", bu mesleğin sınırlarını, alınacak ücretleri ve dalkavukların haklarını resmi belgelere dökmüştür. Burada, soytarının aksine dalkavuk, para karşılığında onurunu satmayı resmi olarak kabul etmiştir.
Nizamnamede esnaf loncasına bağlı dalkavukların maruz kalacağı fiziksel şiddet ve hakaretlerin karşılığında alacakları paralar kuruşu kuruşuna
"Dalkavuğun burnuna fiske vurulması: 20 para.
Başına kabak vurulması veya kafasında yumurta kırılması: 30 para.
Yüzüne tokat atılması (Sille): 1 kuruş.
Dalkavuğu merdivenden aşağı yuvarlamak: 2 kuruş (Eğer bir yeri kırılırsa tedavi masrafları da ev sahibine ait).
Dalkavuğu soğuk kış gününde havuzun içine atmak: 10 kuruş.
...
(Kaynak: İstanbul Ansiklopedisi - Reşat Ekrem Koçu)"
Yani dalkavuk, kendisine vurulan tokada, kafasında kırılan yumurtaya para karşılığı katlanan, gururunu paraya tahvil eden kişidir. Muktediri eğlendirir ve cebini şişirirken onun egosunu tatmin eder. Soytarı ise asla kendisine fiziksel olarak vurulmasına izin vermez; aksine o, kelimeleriyle ve zekâsıyla iktidarın kafasında yumurta kırar. Her iki gelenek de hala ayakta.
***
Bir ülkede şakalar adliye koridorlarına taşınıyorsa, ifade özgürlüğü tükenmiştir. Bir toplumun olgunluğu, sadece onaylanan fikirlere değil, kendisini rahatsız eden kahkahalara ne kadar tahammül edebildiğiyle ile ölçülür. Deniz'in şakalarına erişim yasağı getirilmesi, organize şikayet kampanyalarıyla adli mekanizmaların harekete geçirilmesi ve tutuklanması aslında mizahın gücü karşısında duyulan korkunun ürünüdür. Mizah bize sadece kralın çıplak olduğunu fısıldamaz, kralın çıplaklığıyla eğlenerek o korku duvarını da yıkar. Deniz iyi ki var.
Levent Kazak