“YAZMASAM DELİ OLACAKTIM…”
Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” adlı hikâyesi şöyle biter: ”Söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazmak hırstan başka neydi ki… Burada namuslu insanlar arasında ölümü bekleyecektim. Yazmasam deli olacaktım…”
Dün gibi hatırlarım.
Hikâyenin başlığını görünce yazmayı
Ekmek kadar kutsal,
Su gibi aziz
Hava kadar vazgeçilmez gören, yazmayı ibadet sayan birinin niçin böyle bir söz verdiğini düşünmüş, hikâyeyi daha bir merakla okumuştum.
Herhalde morali bozuktur dedim.
Biraz düşününce bunun çok saçma olduğunu düşündüm. Öyle ya can sıkıntısı geçici bir duygudur. Sait faik gibi biri sırf canı sıkıldığı için böyle bir karar verir mi?
Vermez.
Daha mühim bir sebep olmalı…
Hikâyeyi okuduktan sonra “Yazmak hırstan başka nedir ki” cümlesine takıldım.
Gerçekten de yazmak bir hırs mıdır?
Belki de hırstır.
Belki de değildir.
Bunu bilmiyorum. Ama “yazmak, insanın içiyle dışının buluşması olduğunu biliyorum.
Eli kalem tutan biri için yazmak da, yazmamak da bir yüktür. Yazmak bir yüktür çünkü her şeyden önce meramınızı doğru anlatacaksınız, İnsanları kırmayacak, incitmeyecek, rencide etmeyeceksiniz… İyi, güzel, doğru yazacaksınız.
Evet, “marifet iltifata tabidir” ama yazdıklarınızı önce siz takdir edeceksiniz.
Önce siz beğeneceksiniz.
Yazmamak da bir yüktür.
Televizyon ekranları, gazeteler, haber siteleri, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, kürsüler, mikrofonlar… Hayat insanlara yazmak için her gün yüzlerce sebep sunar, sırtınıza yük, size sorumluluk yükler.
Yazmayınca bu yük ağırlaşır.
İnsan bu yükten yazarak kurtulur.
Bu bir paradokstur.
*
Bir süredir bu paradoksu yaşıyorum.
İçimden yazmak gelmiyor.
Yazmak için oturuyorum, küs gibi kâğıt kaleme, ben kâğıda bakıyorum.
Bir türlü içimle dışımı buluşturamıyorum; yazmanın ne faydası var ki diyorum…
Aslında hayat normal seyrinde devam ediyor.
Kış kapıda olmasına rağmen, kapılar-pencereler açık… Evet. Sabahları ayaz oluyor ama güneş doğar doğmaz ortalık ısınıyor. Yine havada kanat sesi var, yine her sabah kuşlar beni bekliyorlar… Yine acı bir kahvenin tadını bir insan değiştirebiliyor, yine berbat geçen bir günü bir insan yüzü değiştiriyor… Acı bir haberi bir insan sözü hafifletebiliyor, mutlu bir anı, bir insan daha mutlu yapabiliyor… Tabi insan insana…
Evet, Çarşı-Pazar yanıyor ama zaten elden bir şey gelmiyor.
Evet
Eğitim
Adalet
Güvenlik… Yerlerde sürünüyor… Neye el atsan elinde kalıyor…
Cezasızlık kültürü o kadar yoğun yaşanıyor ki, ülke bir suç cenneti haline gelmiş… İktidar sahipleri zulmetmeye, yardakçıları yalan üstüne yalan söylemeye devam ediyorlar… Hastalık- sağlık desen, “çok şükür bu günleri de gördük, yarına Allah kerim’” den biraz hallice…
Hülasa, “Batı Cephesinde Değişen bir şey yok!”
Dolayısıyla, yazmak bu şartları ortadan kaldırmıyor, bu sorunlara çare olmuyor. O yüzden yazmak içimden gelmiyor.
Ne zaman o haberi okudum, o konuşmayı dinledim fikrim değişti.
“Yazmasam deli olacaktım…”
*
Beyefendi arkasında Atatürk resmi, önünde kırmızı bir dosya, kitaplar geçmiş kameranın karşısına konuşuyor. İyi de konuşuyor. Herkes konuşmalı zaten… Hele de böyle günlerde… Susmak değil konuşmaktır marifet… Doğru ya da yanlış, peşin ya da “veresiye” herkes konuşmalıdır. Siz bakmayın, “söz gümüşse sükût altındır” diyenlere. İnsanlar konuşunca ne “mal” oldukları ortaya çıkar. Susan, konuşmayan, kenarda “lök” gibi oturan insanın şeyinde boncuk var sanırlar.
Lakin adam konuşmamış.
Kusmuş.
Kusunca boncuklar ortaya saçılmış.
Ne demiş?
"Cumhuriyet Halk Partisi rüşvetlerle, yolsuzluklarla ve rüşvet çarkının müteahhitleriyle anılamaz, bunlarla bir araya gelemez. Üzerinde iftiralar ve yolsuzluk iddialarıyla yol alamaz. Derhal arınmalı ve yoluna devam etmelidir"
Haklı adam!
“Arınmalı”
Kim rüşvet almış, kimi çete kurmuş, kim milletin malına çökmüş cezasını çekmeli.
Peki, nasıl olacak, nasıl arınacak insanlar?
“Türk adaletine güvenin, bekleyin… “
Selahattin Demirtaş 9 yıldır.
Osman Kavala 2952 gündür.
Tayfun Kahraman, Can Atalay, Mızraklı, Kozağaçlı, Zeydan Karalar… Ve diğer binlerce tutsak yıllardır bekliyorlar.
Bazıları haklarında salıverilme kararı olmasına, günleri dolmasına rağmen yatmaya devam ediyorlar.
İmamoğlu ve diğer başkanları saymıyorum bile.
Bunlara Fatih Altaylı, Merdan Yanardağ da yeni eklendi.
Yine de bekliyorlar…
Haklı olarak insanlar soruyor:
“Bu ülkede adalet yok” deyip “Adalet Yürüyüşü”nü yapmak sportif bir uğraş mıydı?
Ne değişti?
Bunca örneğe rağmen beyefendi, “adalete güvenin, bekleyin” diyor.
Onlar beklemeye, adalete güvenmeye devam ederken “seyyar giyotin” büyük bir iştahla, verilen görevi yapmaya, yeni kurbanlar bulup hapse atmaya devam ediyor.
Başka ne demiş?
“CHP, Ortadoğu'da tökezlememizi bekleyen İsrail ve Amerika belasını bertaraf etmek ve devletin âli menfaatleri için sürecin içinde olmak zorundadır. Risk almalıdır ve konuya siyaset üstü bakarak elini taşın altına koymalıdır. Milletimizin CHP'den beklentisi kardeşlik sürecinde öncü olması ve sürece istikamet çizmesidir. Tarihin doğru tarafında yer almak çoğu zaman cesaret ve kararlılık gerektirir"
Vay!
Vay!
Vay… “Amerika, İsrail, devlet, devletin âli menfaatleri… Barış, kardeşlik… En afilisini sona saklamış, “Tarihin doğru tarafı…” Ve elbette, “Süreç…”
İçim acıdı.
Bir insan bu hale nasıl düşer?
Bir insan böylesi kör bir noktaya nasıl gelir?
Bunu güç zehirlenmesiyle, kibirle, malla, mülkle, parayla, akılla, izanla, bilimle açıklamak mümkün değildir.
Bu ancak tarihle, mitolojiyle, psikolojiyle açıklanabilir.
Bu Freud’un
Goethe’nin
Dostoyevski’nin… İşi.
“Ruhunu şeytana satmış” desem, haksızlık yapmış, ayıp mı etmiş olurum?
“Devletin âli menfaatleri” diyor.
Devletin Recep Tayyip Erdoğan devletini olduğunu en iyi kendileri biliyor. Devletle, millet karşı karşıya geldiğinde –ki şimdi öyle bir durumdayız- devletin yanında esas duruşa geçiyor.
Aslına dönüyor.
Başka ne diyor?
“Süreç” diyor, “CHP sürecin önünde yer almalı, istikamet vermeli” diyor.
Bırakın istikamet vermesini, Erdoğan’ın, CHP’nin “vitrin süsü” olmasını istediğini en iyi kendisi biliyor. “Kaçak güreşen” Erdoğan’a tek bir laf etmiyor. 14 yıl genel başkanlık yaptığı partisine yükleniyor. “Vurun abalıya” diyor.
Peki
CHP ne yapıyor?
CHP aklı başında herkes gibi süreci destekliyor.
İyi de ediyor.
Sadece desteklemiyor, kendince çözüm önerileri sunuyor. Kanımızı, iliğimizi sömüren, insanlarımızı öldüren bu savaşın bitmesi sadece bizim değil, tüm insanlığı yararına olacağını gayet iyi biliyor. Ayrıca, ””süreç” in başarıya ulaşmasının yolunun demokrasiyle mümkün olduğunu da biliyor.
Ama bu yetmiyor.
İlle de İmralı’ya “gideceksin” deniliyor. İmralı’ya gidip-gitmeme meselesini “tarihin doğru yerinde” durmakla ilişkilendiriyor.
Peki, yeni bir şey mi söyleyecek Öcalan?
Epeydir devletin tüm birimleriyle, DEM Parti heyetiyle görüşüyor, söyleyecek her şeyi söylemiş olması lazım gelmez mi?
Hayır.
İlle de İmralı’ya gidilecek!
İşin aslı bu “ille de” gizli.
Öcalan’a Türkler nezdinde de meşruiyet verilecek. O da bu meşruiyetle masaya oturup, Erdoğan’la birlikte Türkiye’yi kurtaracak!
Çünkü herkes biliyor ki, Türklerin kahir ekseriyeti bu işe “evet” demezse bu iş yatar.
Bunu en iyi bilenlerden biri de kendisi.
O halde niçin şimdi?
Niçin bütün ısrarlara rağmen 10 ay konuşmamış da şimdi en “hassas” bir zamanda konuşuyor?
Niçin davet edilmesine rağmen kurultaya katılıp düşüncelerini delegelerle paylaşmıyor da kurultay günü gidip Sabah gazetesine demeç veriyor?
Umarım bu soruların makul bir cevabı vardır.
Ve halk bu cevabı beklemektedir…
*
Bu ülkeyi çaldılar.
Sadece ülkeyi değil, sonraki kuşağın geleceklerini de çaldılar.
Daha kötüsü insanların hayallerini, umutlarını çaldılar.
Bu ülkeyi, “yerli-milli, Müslüman” diyerek, “Hak-hukuk, adalet” diyerek birlikte çaldılar.
Ve ben, sen, ben, O… Biz, hepimiz.
Bazen konuşarak
Bazen susarak
Bazen yazarak
Bazen de yazmayarak bu ülkenin çalınmasına seyirci kaldık.
Bundan sonra yazsak ne olacak, yazmasak ne olacak?
Hissiyatım budur…
İyi pazarlar...






