Anadolu’yu gezerken her zaman şunu düşünmüşümdür: Bu topraklarda yer adlarını çoğu zaman haritalar değil, yaşanan hayat belirlemiştir. Türküler nasıl bir dönemin duygusunu taşıyorsa, dağların, derelerin ve yaylaların adları da o coğrafyada yaşananların sessiz tanığıdır.
Anadolu’nun farklı bölgelerinde karşımıza çıkan isimlerden biri de “Gavur Dağları”dır. Bugün kulağa sert ve dışlayıcı gelebilecek bu adın arkasında ise tarihsel bir gerçeklik ve halk hafızası vardır.
Osmanlı döneminde ve daha eski zamanlarda halk, Müslüman olmayan toplulukları genel olarak “gavur” kelimesiyle ifade etmiştir. Bu nedenle bazı bölgelerde Rum, Ermeni veya farklı inanç gruplarının yaşadığı yerler halk arasında bu şekilde anılmıştır.
Bazı dağlara bu ismin verilmesinin bir diğer nedeni ise o bölgelerin savaş, işgal ve çatışmalara sahne olmasıdır. Otoritenin zayıf olduğu dönemlerde eşkıya gruplarının sığındığı, halkın korku ve güvensizlik yaşadığı yerler de zamanla bu adla anılır olmuştur.
Kimi zaman ise bu ifade, ulaşılması zor, sarp ve tehlikeli coğrafyalar için mecazi bir anlam kazanmıştır.
Türkiye’de bu isimle anılan birden fazla bölge vardır. En bilinen örneklerden biri Osmaniye–Hatay–Kahramanmaraş arasındaki Amanos Dağlarıdır. Bu dağlar uzun yıllar “Gavur Dağları” olarak anılmıştır.
Ancak benim için bu isim, en çok Gümüşhane’de, Şiran ile Kürtün arasındaki dağları ifade eder.
Bu dağlar sadece bir coğrafya değildir.
Bu dağlar, Harşit’in hafızasıdır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rus işgali sırasında bölge halkı büyük acılar yaşamış, köyler boşalmış, insanlar muhacir düşmüş, yıllarca süren “kaçkaç” günleri yaşanmıştır. Harşit hattında verilen direniş, sadece askerlerin değil, köylüsüyle, kadınıyla, yaşlısıyla bir halkın var olma mücadelesidir.
Şiran ile Kürtün arasındaki bu dağlar; işgalin korkusuna, göç yollarının acısına, açlığa, yoksulluğa ve yeniden hayata tutunma çabasına tanıklık etmiştir.
Halkın dilinde yer eden “Gavur Dağları” adı, aslında bir düşmanlık ifadesinden çok, o zor yılların bıraktığı bir izdir. Bu isim, savaşın, korkunun ve bilinmezliğin coğrafyaya düşmüş bir hatırasıdır.
Bugün bu isimlere geçmişin duygularıyla değil, tarihin gerçeği ve hafızanın bir parçası olarak bakmak gerekir. Çünkü bu topraklar, farklı kültürlerin ve inançların yüzyıllarca birlikte yaşadığı bir coğrafyadır.
Ben bu dağlara baktığımda bir ayrımı değil, bir direnişi görüyorum.
Bir korkuyu değil, bir dayanışmayı hatırlıyorum.
Bir adı değil, bir tarihin izini okuyorum.
Çünkü o dağlar sadece taş ve toprak değildir.
O dağlar, Harşit’te verilen varoluş mücadelesinin sessiz tanıklarıdır.
O dağlar, bir halkın hafızasıdır.
İsmail Erdal Emekli Eğitimci








