Bu satırları, tarihin acı tecrübelerinden damıtılmış bir uyarı olarak kaleme alıyorum. Çünkü benim için Osmanlı’nın hikâyesi, tek bir çizgi değil; iki ayrı mecranın uzun ve girift akışıdır. İlki, uç beyliğinden cihan düzenine yürüyen, üretimi ve adaleti önceleyen, aklı ve liyakati padişahın otağına kadar sokan “kurucu” damar. İkincisi, Halifeliğin cazibesine kapılıp devlet aklını mezhep siyasetinin gölgesine bırakan, farklılıkları zenginlik saymak yerine tehlike belleyen “yıkıcı”sapma.1299’dan 1517’ye uzanan ilk hatta, Oğuz’un Kayı irfanını görürüz. Ahi teşkilatlarının adabını, gazayı yalnız kılıçla değil, adaletle kazanmayı, fetihten sonra imarı, tahrir defterleriyle düzeni, vakıfla kamunun hakkını korumayı görürüz. Bu damar, Şeyh Edebali’nin öğüdünü devlet felsefesi yapmış damardır: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu yüzden yükseliş, yalnız harp meydanlarında değil, tımar düzeninde, merhametli vergi siyasetinde, zanaatın ve tarımın dirayetinde de kazanılmıştır.

1517’den sonraki yol ayrımında ise, Halifeliğin Osmanlı payitahtına taşınmasıyla birlikte sarayın merkezine “dinî otorite”nin siyasî otoritenin üstüne çıkabildiği bambaşka bir iklim yerleşir. Altını çiziyorum: mesele din değildir—mesele, dinin iktidar tekniğine dönüştürülmesidir. Devlet aklının terazisi, hukuku ve üretimi tartmak yerine, kimliğin ve itikadın ayracıyla insanı tartmaya yöneldikçe, imparatorluk kendi kurucu unsurlarını örselemeye başlamıştır. “Türk”, “Türkmen”, “Kızılbaş” gibi adların birer kültür ve topluluk adı olmaktan çıkarılıp küfür ve suçlama gibi kullanılması, sadece bir dil bozulması değildir; devlet-toplum bağının kopmasıdır. Bu kopuşun faturası ağırdır: yetenekli eller saraydan ve ordudan uzaklaşır, liyakat yerine biat, üretim yerine ganimet, ortak iyi yerine hiziplerin çıkarı öne geçer.

Matbaa meselesi bunun sembolüdür. Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri kendi matbaalarını kurarken, “yazıya hüküm giydirme” korkusuyla Türkçe basımın yüzyıllarca geciktirilmesi, Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın eşiğinde akla vurulan zincirdir. Bilginin gecikmesi, sadece kitapların gecikmesi değildir; teknikten tarıma, hukuktan maliyeye kadar her alanda yarıştan düşmektir. Devlet, kendini yenileyen bir idrak yerine “fetva ile idare”ye yaslandıkça, orduda da bozulma derinleşmiş; yeniçerinin kılıcı, sipahinin tarlası, reayanın ocağı birlikte sönmüştür.

İçeride mezhepçi darlık; dışarıda barut, pusula ve muhasebenin “yeni dünyası”. Bir tarafta “kimdendir?” sorusu, öte tarafta “ne yapar?” suali… Devlet “ne yapar?”ı sorduğu sürece yükseldi; “kimdendir?”i sormaya başladığında ise kendi evlatlarını birbirine kırdırdı. Alevi-Bektaşi irfanının, Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye uzanan insan merkezli İslam yorumunun kamusal ruhtan çekilmesi; yerine, iktidarı kutsayan dar yorumların yerleşmesi, toplumu ortak paydadan kopardı. Bu, hiçbir halka, hiçbir mezhebe düşmanlık yazısı değildir; bilakis, “inatla tek renge boyanan” devlet aklının tenkididir. Etnisiteyi ve inancı siyasetin kamçısı yapmak, hangi isimle yapılırsa yapılsın, devleti körleştirir.

Böyle bir zeminde 1683’ten itibaren gelen bozgunlar şaşırtıcı değildir. Çünkü bozgun önce zihinlerde başlar. İaşe bozulur, maliye bozulur, ocak bozulur, adalet bozulur; en sonunda “devlet” dediğimiz büyük organizma, kendi ilkelerini tüketir. Tanzimat ve Islahat gibi yenilenme çabaları, işte bu büyük bozulmanın külleri içinden doğar; ama gecikmiş her tedbirin bedeli ağırdır. Bir imparatorluğu taşıyan ana kolonlar—üretim, eğitim, hukuk, liyakat—yerine konmadan, süslemeyle duvar ayakta durmaz.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet, tam da bu sebeple, bir rejim değişikliğinden önce bir zihniyet devrimidir. “Kul”dan “yurttaş”a geçiş, soy sop kayıtlarından medeni hukuka, mezhep kimliğinden eşit yurttaşlığa geçiştir. Matbaanın, mektebin, müfredatın, köy enstitülerinin, kadınların hukuken ve fiilen görünür olmasının, tarlanın ve tezgâhın, yani üretimin devlet aklına yerleşmesinin manası budur. Cumhuriyet, din ile devleti kavga ettirmek için değil; dinin haysiyetini devlet işine, devletin selametini de din yorumlarına alet ettirmemek için laikliği kurdu. Bu yüzden Cumhuriyet, inançsızlık değil; inanca eşit mesafedir. Bu yüzden Cumhuriyet, “kimdendir?” yerine “ne yapar?”ı soran büyük aklın adıdır.

Bugün hâlâ aynı kavşağın önündeyiz. Bir yanda tarihin bizi defalarca uyardığı mezhepçi ve kimlikçi dar koridor; diğer yanda üretimi, bilimi, hukuku, ortak iyiyi önceleyen geniş Cumhuriyet yolu. Birincisi kısa vadede “sadakat” üretir, uzun vadede yoksulluk ve ayrılık; ikincisi kısa vadede emek ister, uzun vadede refah ve barış getirir. Ben tercihini açık edenlerdenim: Türk’ün kaderi etnik bir yazgı değil, aklın ve emeğin teridir. Din bir tercihtir; devlet aklı ise ortak hayatın sigortasıdır. O aklı, Halifeliğin veya herhangi bir dinî/mezhebî otoritenin gölgesine vererek değil; serbest tartışmanın, özgür düşüncenin, eşit yurttaşlığın güneşine çıkararak yaşatabiliriz.

Osmanlı’nın iki hattından bize düşen net ders şudur: Devlet, adalet ve üretimden saparsa, en parlak zaferler bile günü kurtarır, yarını yıkar. Devleti ayakta tutan, farklılıkların hukuk içinde eşitliği; liyakatin sadakate üstünlüğü; bilgiye, bilime ve sanata açılan kapıların sonuna kadar açık kalmasıdır. Cumhuriyet tam da bunun için vardır ve bu yüzden vazgeçilmezdir.

Ben bugün, geçmişe söverek değil, ders alarak konuşuyorum. Kimseyi topyekûn suçlamadan, hiçbir topluluğu hedef göstermeden, şunu söylüyorum: İmparatorluğu çürüten, “Arap”, “Kürt”, “Türk” değil; kimliği siyasetin kamçısı yapan dar akıldır. İmparatorluğu onaran ve Cumhuriyet’i kuran ise, ortak akıl ve ortak emektir. Yol bellidir. Adaletle, liyakatle, üretimle, özgür akılla yürüyen toplumlar yükselir. Benim tercihim budur; çünkü biliyorum ki “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünün gerçek manası, kimlikle övünmek değil, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık onurunu her gün emekle doğrulamaktır.

İsmail Erdal Emekli Eğitimci