İnsanlık tarihi boyunca en büyük bedeli, hakikati dile getirenler, haksızlıklara karşı duranlar ve bilimin ışığını savunanlar ödedi. Egemen güçler için en büyük tehlike, toplumun gözünü açacak, düzenlerini sorgulatacak olan bu yüksek zekâlardı. Bu yüzden tarih boyunca filozoflar, bilim insanları, sanatçılar ve aydınlar ya zindanlara atıldı ya sürgüne gönderildi ya da hayatlarından oldular.

Antik Çağ’da Sokrates, Atina gençlerini sorgulamaya yönelttiği için baldıran zehri içirilerek öldürüldü. İskenderiye’de Hypatia, kilisenin baskıcı düzenine meydan okuduğu için parçalanarak katledildi. Orta Çağ’da Engizisyon mahkemeleri, Giordano Bruno’yu diri diri yaktı, Galileo’yu “dünya dönüyor” dediği için ömür boyu ev hapsine mahkûm etti. Jan Hus, reformcu fikirleri yüzünden ateşe verildi; Miguel Servet, kan dolaşımını keşfettiği için sapkın ilan edilip yakıldı. Her biri, insanlığa yüzyıllar önce ışık tutabilecek fikirlerin taşıyıcısıydı.

Bizim coğrafyamızda da durum farklı olmadı. Şeyh Bedreddin, “yarin yanağından gayrı her şey ortak” diyerek eşitlikçi bir düzeni savunduğu için Serez Çarşısı’nda idam edildi. Namık Kemal, “hürriyet” dediği için sürgünlere gönderildi. Sabahattin Ali, halkın acılarını ve gerçeklerini yazdığı için faili meçhul bir cinayetle yok edildi. Cumhuriyet döneminde ise bağımsızlık için mücadele eden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam sehpalarında can verdi. Uğur Mumcu, yolsuzlukları cesurca kaleme aldığı için bombalı bir suikastla susturuldu. Hrant Dink, kardeşlik ve barış çağrısı yaptığı için sokak ortasında katledildi.

Tarih boyunca en parlak zekâların susturulması, aslında insanlığın geleceğinin gasp edilmesiydi. Eğer Sokrates yaşasaydı düşünce tarihi çok daha erken derinleşir, Bruno’nun fikirleri zamanında kabul edilseydi insanlık gökyüzüne daha erken bakabilirdi. Eğer Bedreddin’in eşitlikçi fikirleri duyulabilseydi sömürü düzenleri bu kadar kök salamazdı. Eğer Mumcu’nun kalemi yaşamaya devam etseydi, karanlık ilişkiler daha erken ortaya çıkardı. Bu insanlar yaşasaydı, bugün belki de savaşsız, sömürüsüz, bilimin yol gösterdiği bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Ama egemenler korktu. Çünkü onlar, halkın gözünü açan, sorgulamayı öğreten her sözden, her kitaptan, her bilimsel buluştan ürktüler. Zekâyı susturarak kendi düzenlerini sürdürdüler. Fakat unuttukları bir şey vardı: Öldürülen her aydın, aslında yeni binlercesine ilham oldu. Sokrates’in ölümü Platon’u doğurdu, Bruno’nun külleri yeni bilim insanlarının yolunu aydınlattı, Bedreddin’in fikirleri yüzyıllar sonra hâlâ dilden dile dolaştı.

Bugün bizlere düşen, susturulan zekâların gölgesinde kalmamak, onların bıraktığı mirası büyütmek ve karanlığa karşı ışığı taşımaktır. Çünkü insanlık, hakikati söyleyenlerin bedel ödediği, ama susturuldukça çoğaldığı bir tarih yazdı. Ve unutulmamalıdır ki biz susarsak onlar kazanır, biz konuşursak susturulanların sesi oluruz. Onların ışığını taşıyan bizler oldukça, hiçbir egemen güç gerçeğin önünde ebediyen duramayacaktır.

VE BİLİNSİN Kİ; ZULMÜN KARŞISINDA SUSMAK İHANETTİR. BİZ SUSTUĞUMUZDA CELLATLAR BÜYÜR, KONUŞTUĞUMUZDA ZİNCİRLER KIRILIR. BU YÜZDEN SESİMİZİ KISMAYA ÇALIŞANLARA KARŞI DAHA GÜR HAYKIRACAĞIZ: HAKİKAT SUSMAZ, SUSTURULMAZ, YOK EDİLEMEZ!

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

Eylül 2025 Muğla