Urfa’da Göçer Öğretmenlerle Bir Zaman

İlköğretim müfettişliği görevim boyunca birçok şehirde bulundum. Ancak içimde en derin iz bırakan yerlerden biri, hiç kuşkusuz Urfa oldu. Bu kadim coğrafyada üç yıl kaldım. Harrran ovasından Cudi dağlarına, Siverek’ten Viranşehir’e kadar uzanan geniş bir alanda görev yaparken, yalnızca çocukların gözlerindeki ışığı değil, öğretmenlerin yüreklerinde yanan o kutsal ateşi de görme fırsatım oldu.

Benim görev yaptığım yıllarda, Urfa hâlâ köklü gelenekleri, zorlu doğa şartları ve yerleşik olmayan yaşam biçimiyle farklı bir dünyaydı. Ancak burada beni derinden etkileyen bir başka şey daha oldu: Önceki yıllarda Urfa ve çevresinde görev yapmış gezici öğretmenlerin bana anlattığı anılar…

Beritan ve Karakeçili gibi konar-göçer yaşayan aşiretler, uzun yıllar boyunca yazı yaylalarda, kışı ovalarda geçirirdi. Bu hareketli yaşam, çocukların sabit okullara devam etmelerini neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Cumhuriyet’in eğitim seferberliği ruhuyla, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bu duruma çözüm üretildi. Ben bu sistemin uygulamada olduğu yıllara yetişemedim; ama orada tanıştığım emekli ya da halen görevde olan öğretmenlerden, bizzat yaşadıkları bu örnek uygulamaları dinledim, belgeleri inceledim, notlar aldım.

Duyduğum, öğrendiğim şeyler beni çok etkiledi. Milli Eğitim Bakanlığı, bu göçer aşiretlerin izlediği güzergâhlara göre geçici, taşınabilir okullar planlamış. Bu sistemde görevli öğretmenler, aşiretlerle birlikte göç eder, onların çadırlarının yakınına kendi çadır okulunu kurarmış. Eğitim, keçi kılından yapılmış bir çadırın gölgesinde verilir; kara tahta, bazen taşın üstü, bazen de keçeye yazılmış yazılarla yerini bulurmuş. Öğretmen çantasındaki birkaç defter, portatif bir tahta ve bir avuç tebeşirle, bir sınıf kurarmış.

.      1960’larda başlayan bu uygulama, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da aşiretlerin çocuklarına ulaşmak için geliştirilmiş. Gezici öğretmenler, 1. ila 3. sınıf düzeyinde okuma-yazma, temel aritmetik ve yurttaşlık bilgisi öğretirmiş. Çoğu zaman sadece öğretmen değil, aynı zamanda sağlık memuru gibi de çalışırlarmış.

.      Çadır okulunun nereye kurulacağına, ders saatlerinin ne zaman başlayacağına öğretmen, aşiret büyüğüyle birlikte karar verirmiş. Öğrenci sayısı 8 ila 15 arasında değişirmiş. Eğitim, çocukların günlük yaşamıyla uyumlu olacak şekilde planlanırmış; örneğin koyun güdümünden dönen çocuklar, ellerini yıkayıp tahtanın başına geçermiş.

.      Bir gün Siverek kırsalında uzun yıllar görev yapmış bir öğretmen, bana şöyle demişti:

“Hocam, sabah çadırın önüne tahtamı kurarım. Çocuklar gelir. Bugün ‘ş’ harfini öğreteceğim dediğimde gözleri parlar. Çünkü ‘şal’ı bilirler. Şal onların hayatıdır…”

Bu cümle beni derinden etkiledi. Çünkü o harf yalnızca bir sembol değil; aynı zamanda o çocuğun hayatındaki gerçek bir anlamdı. Eğitim, burada yalnızca bilgi aktarmak değil, hayatın içinden bir bağ kurmaktı.

.     Bu öğretmenlerin büyük kısmı, herhangi bir lojmanda değil, aşiret çadırlarında konuk edilirmiş. Kadro güvenceleri, ek ders ücretleri çoğu zaman yokmuş. Ama onların çabası, eğitim seferberliğinin en yüce haliymiş. Gece yıldızların altında çocuklarıyla birlikte uyur, sabah keçi çanlarının sesiyle uyanırlarmış.

      Benim görev yaptığım dönemde bu uygulama çoktan kalkmıştı. Artık taşımalı eğitim vardı, sabit binalarda okullar kurulmuş, servislerle öğrenci taşınıyordu. Modernleşme adına pek çok yenilik gelmişti elbette. Ama ben, o idealist öğretmenlerin anlattıklarını dinledikçe içimden hep aynı soruyu sordum:

Acaba keçi kılından çadırda öğrenilen bir harfin değeriyle, bugünün sınıflarında teknolojiyle yapılan eğitimin ruhu arasında bir denge kurabildik mi?

Bugün hâlâ Urfa yıllarımı düşündüğümde, o çamurlu patikaları, keçi izlerini, taş üstünde yazılmış harfleri, bir çocuğun “a” harfini öğrendiği anki heyecanını hatırlarım. Ve içimden geçer: Eğitim, her şeyden önce bir yürek işidir. O öğretmenler bana mesleğin özünü hatırlattı. Onlar, eğitimci değil adanmışlardı.

Bu yazıyı yazarken, onların anısına saygıyla eğiliyorum. Onlar, çadırdan tahtaya uzanan yolun ne anlama geldiğini bana gösterdiler. Bugün hâlâ o izleri kalbimde taşıyor, her yeni güne umutla başlıyorum.

İsmail Erdal Nisan 2025 Muğla