“Kimlik Üzerinden Siyaset, Ulus Devlet ve Ekonomik Yapının Geleceği Üzerine”
Son günlerde siyaset sahnesinde gündeme gelen, “Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Alevi, biri Kürt olsun” yönündeki öneri, ilk bakışta kapsayıcılığı çağrıştırabilir. Ancak bu tür söylemler, kimlikler üzerinden siyaset üretme alışkanlığının hâlâ sürdüğünü, hatta sistematik hale getirilmek istendiğini gösteriyor. Ne yazık ki bu yaklaşım, Cumhuriyetimizin temelini oluşturan ulus devlet anlayışıyla çelişmektedir. Dahası, geçmişin acı tecrübelerini ve Osmanlı’nın çözülme nedenlerini görmezden gelen bir bakış açısını içinde barındırır.
Osmanlı Devleti, etnik ve dini kimlikleri tanıyan ama bu kimlikleri birbirinden kesin sınırlarla ayıran bir “millet sistemi” üzerine kuruluydu. Her inanç grubu kendi içinde yaşar, kendi dini liderleriyle yönetilir, kendi hukuk sistemini uygular, kendi sosyal çevresinde kalırdı. Aralarında kaynaşma yoktu. Hatta farklı cemaatlerden insanlar arasında evlilikler, dostluklar, ortak yaşam pratikleri neredeyse hiç yaşanmazdı. Bugün “hoşgörü” diye sunulan bu yapı aslında birbirine kapalı, içine kapanmış cemaatlerin yan yana durduğu ama birlikte olamadığı bir sistemdi. Bu sistem, ortak bir vatandaşlık duygusu üretmediği gibi; kopuşların, ayrılıkların ve bölünmelerin önünü açtı. Her cemaatin zamanla “kendi lideri”, “kendi bayrağı”, “kendi devleti” olsun isteği doğdu. Sonuç olarak, Osmanlı çok etnikli yapısıyla değil, bu ayrımcılığı derinleştiren yönetim tarzıyla çöktü.
İşte Atatürk’ün en büyük başarısı, bu dağılmış topluluklardan ortak bir üst kimlikte birleşmiş, laik ve çağdaş bir ulus devlet kurabilmiş olmasıdır. “Ne mutlu Türküm diyene” sözü bir ırk vurgusu değil, yurttaşlık temelinde bir birlik çağrısıdır. Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın ortak adıdır. Atatürk bu yapıyı inşa ederken hiçbir kimliği dışlamamış, hiçbir etnik ya da mezhebi kimliğe ayrıcalık tanımamıştır. Devletin çimentosu, etnik temizlik değil, ortak vatan, ortak dil ve ortak hukuk olmuştur.
Ancak kabul etmek gerekir ki zamanla bazı kimliklerin kendini dışlanmış hissettiği dönemler de yaşandı. Özellikle Kürt yurttaşlarımız, ana dilde eğitim hakkı gibi temel kültürel taleplerinin karşılanmaması nedeniyle, ortak üst kimlik anlayışından kopmaya başladı. Oysa ulus devlet, bu tür farklılıkları yok sayarak değil, onları anayasal güvenceyle tanıyarak ve yön vererek ayakta kalır. Ana dili Türkçe olan yurttaşlarımız gibi, Kürt yurttaşlarımız da çocuklarını anadilinde eğitebilmeli; ama aynı zamanda ortak dil olan Türkçeyi de yüksek düzeyde öğrenebilmelidir. Bunun için bilimsel temelli, çok dilli, planlı bir eğitim reformu gereklidir. Amaç; bölücülük değil, eşitlik temelinde birleştiriciliktir.
Öte yandan bu tartışmalar sadece etnik ya da inanç kimliği üzerinden değil, ekonomik sistem üzerinden de değerlendirilmelidir. Çünkü güçlü bir ulus devlet, sadece hukuki birlik değil, ekonomik bağımsızlıkla da mümkündür. İşte tam bu noktada Atatürk’ün kurduğu ekonomik modelin değeri bir kez daha ortaya çıkar. Atatürk’ün uyguladığı “karma ekonomi” modeli, Türkiye’nin sosyal adaletini ve ekonomik gelişmesini birlikte sağlayan en gerçekçi sistemdi. Devlet, demir-çelikten bankacılığa, ulaştırmadan dokumaya kadar birçok alanda öncü yatırımlar yaparken, özel sektörü de teşvik etti. Fabrikalar sadece üretim birimi değil; istihdam, eğitim, kültür ve bölgesel kalkınma merkeziydi.
Ben sosyalist görüşe sahip bir yurttaşım. Toplumun tüm bireylerinin eşit görüldüğü, üretim araçlarının halk yararına planlandığı bir düzenin mümkün olduğuna inandım hep. Fakat biliyorum ki bu topraklarda sosyalizme en çok yaklaşan ekonomi modeli, Atatürk’ün karma ekonomisiydi. Ne özel sektöre boyun eğilmişti, ne de devlet her alanda bireyin önünü kesiyordu. Bu yapı, halkçıydı. Kamu eliyle kurulan fabrikalar, köylüyü, işçiyi, öğrenciyi kapsayan bir toplumsal dönüşümün lokomotifiydi. Bugün ise ne yazık ki bu kazanımlar bir bir yok edildi. Kamu kuruluşları özelleştirildi, halkın olan sermaye gruplarına devredildi. Kâr hedefi, kamu yararının önüne geçti. Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye kadar her şey piyasa kurallarına terk edildi. Bugün vatandaş değil, müşteri muamelesi gören bir toplum yapısıyla karşı karşıyayız.
Eğer Türkiye tam anlamıyla sosyalist bir sistem kurabilseydi, ulus devlet yapısı yine sürdürülebilir olurdu; hatta belki daha eşitlikçi ve adaletli bir zemin oluşurdu. Ancak demokrasiyle taçlandırılmamış bir sosyalizm, halkla devlet arasındaki bağı zayıflatabilirdi. Oysa Atatürk’ün karma ekonomisi, hem halkçıydı hem de yerliydi. Üretim devletin planlamasında, dağıtım sosyal dengede, girişim ise sınırlı ama teşvikliydi. Bu model, hem sömürüye karşıydı, hem halktan yanaydı. Bugün yeniden bu çizgiye dönmek bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Atatürk’ün izinden ayrılmamak demek; kimlikler üzerinden siyaset yapmamak, üretimi yabancıya ve ranta teslim etmemek, halkı birey olarak değil yurttaş olarak görmek demektir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; ayrıştıran değil birleştiren bir devlet aklı, paraya değil insana hizmet eden bir ekonomi ve eşit yurttaşlık temelinde çoğulcu ama bütünleşmiş bir toplum yapısıdır. Biz bu ülkeyi kimliklere bölerek değil, ortak bir millet anlayışıyla ayağa kaldırabiliriz.
İsmail Erdal 21 Temmuz 2025 Muğla






