BİR DÜNYAYI NASIL YEDİK

Bir dünya vardı.

İnsan daha adını koymadan önce

toprağın kokusunu biliyordu.

Suyu paylaşıyor,

gökyüzüne bakıp yön buluyordu.

Kimse “benim” demiyordu henüz,

çünkü yaşamak yetiyordu.

Sonra güç doğdu.

Güç, önce koldaydı.

Sonra silahta.

Sonra paranın soğuk cebinde.

Sınırlar çizildi bu dünyada.

Çizgiler çekildi haritalara,

ama çizgiler insanın içinden geçti.

Toprak bölündü,

insan bölündü,

dünya parçalara ayrıldı.

Savaşlar başladı.

Önce tanrı adına,

sonra kral adına,

sonra imparatorluk adına.

İnsan,

hiç görmediği topraklar için

ölmeyi öğrendi.

Bölüşüm dediler buna.

Bölüşüm dediler,

ama pay

hep güçlüye düştü.

Kölelik kuruldu.

Bir insanın başka bir insanı

sahiplenebileceği öğretildi.

Zincirler takıldı bileklere,

kamçılar indi sırtlara.

Ama en ağır zincir

akla vuruldu.

“Keşfediyoruz” dediler.

Oysa keşfedilen yerlerde

insanlar yaşıyordu,

diller konuşuluyordu,

çocuklar oynuyordu.

Keşif,

güçlünün dilinde

işgal demekti.

“Paylaşıyoruz” dediler.

Topla geldiler.

Gemiler dolusu altın,

maden, baharat, insan taşıdılar.

Vicdan taşımadılar.

Sanayi kuruldu.

Fabrikalar yükseldi.

Duman gökyüzünü kararttı.

Emek ucuzladı,

zaman ölçüldü,

insan makinenin dişlisi oldu.

Sonra teknoloji geldi.

Bu kez umut gibi geldi.

Bilgi çoğaldı,

mesafeler kısaldı.

Ama güç

yine birkaç elde toplandı.

Şirketler büyüdü.

Öyle büyüdüler ki

devletlerin gölgesi onların altında kaldı.

Yasalar yazılmadı artık,

sipariş edildi.

Geri bırakılmış ülkeler vardı bu dünyada.

Bu geri kalmışlık

tesadüf değildi.

Bilerek yaratıldı.

Çünkü yoksulluk

itaatin en ucuz yoluydu.

Demokrasi dediler.

Ama demokrasi,

teknolojisi olmayanlara

şartlı verildi.

Borçla,

yardımla,

bağımlılıkla.

Devletler vardı hâlâ.

Bayraklar dalgalanıyordu.

Ama direksiyon başında

devletler yoktu.

Enerji şirketleri

nerede savaş çıkacağını biliyordu.

Silah şirketleri

barışı hiç istemiyordu.

Çünkü ölüm,

en kârlı sektördü.

Savaşlar bitmedi.

Sadece ad değiştirdi.

Artık “güvenlik” adına,

“istikrar” adına,

“demokrasi” adına yapıldı.

Silahlar konuştu,

insan sustu.

Doğa bu arada

sessizce tükendi.

Ormanlar kesildi,

nehirler zehirlendi,

iklim bozuldu.

Ama zarar

gelecek nesillere yazıldı.

Ve sonunda

şirketler devleti ele geçirdi.

Devlet,

şirketlerin güvenlik birimine dönüştü.

Silah üretenler yönetti,

veriyi tutanlar izledi,

parayı kontrol edenler karar verdi.

Dünya artık

yaşanacak bir yer değil,

satılacak bir dosyaydı.

Ey insan!

Bil ki bu düzen kazara kurulmadı;

bilerek kuruldu, planlanarak sürdürüldü.

Devletleri teslim alan şirketler,

savaşları yönetim aracı,

insanı tüketim nesnesi,

dünyayı kâr sahası yaptı.

Şunu iyi bil:

Silah üreten barıştan söz edemez,

kârla büyüyen düzen adalet üretemez,

şirketleşmiş akıl insanlığı yönetemez.

Ve bil ki

bu düzen yıkılmaz çöp değil;

ama susarsan sürer.

İnsan,

dünyayı şirketlere bıraktığı gün

geleceğini de teslim etmiş olur.

Ya aklını geri alırsın,

ya da bu düzen

seni de, dünyayı da

mezara gömer

Bu dizeleri bu sabah yazdım; televizyon açıktı, dünya yine yanıyordu: İran’ın sonu konuşuluyor, Libya’nın gidişi çoktan kabullenilmiş, Suriye’nin acısı uzayıp gidiyor, Irak’ın yarası kanıyordu; bir de “tanımıyorum ama alacağım” diyen küstahlık dolaşıyordu havada, dünyayı harita üstünde parmakla itip çeken, ikinci kez seçilmiş bir aklın barış ve demokrasi diye kanı pazarlayan sesi… O an anladım; susmak tarafsızlık değildir, susmak suç ortaklığıdır; işte bu yüzden yazdım, çünkü bir dünya böyle böyle yakılır, çünkü bir gezegen böyle böyle satılır ve insan, sesini kaybettiği gün, kendi sonunu alkışlayan kalabalığa dönüşür.

İsmail Erdal  Muğla  16.01.2025