Bugünü anlamak için geçmişi çarpıtmadan bilmek gerekir. Tarihi bilmeyenler ya da bilip de görmek istemeyenler, bugün yaşadıklarını geçmişe fatura eder. Oysa Cumhuriyet, bir kişinin değil, bir milletin eseridir.
Son yıllarda bazı çevrelerce sıkça dillendirilen bir iddia var: Atatürk ve İsmet İnönü’nün “tek adam” yönetimi kurduğu, Meclis’i devre dışı bıraktığı, kararları baskıyla aldığı iddia ediliyor. Bu iddialar, tarihi çarpıtmanın, geçmişi bugünün koşullarıyla yargılamanın en yalın örneğidir. Oysa gerçekler başka. 1920’de Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, işgal altındaki bir ülkenin kaderini tayin etmek için halkın temsilcileriyle toplandı. O Meclis saltanatı kaldırdı, hilafeti sona erdirdi, Cumhuriyet’i ilan etti. Mustafa Kemal, Meclis’in içinden çıkan bir liderdi. Her önemli kararı Meclis onayıyla aldı. Hatta kimi zaman önerileri ciddi tartışmalara neden oldu, reddedildi. Lozan Antlaşması bile Meclis’te hararetli şekilde görüşüldü. İsmet Paşa eleştirildi, Atatürk savundu. Kararlar çoğunlukla alındı, hiçbiri baskıyla geçmedi.
Tek parti dönemi, çok partili hayata geçilemediği için değil, denendiği halde toplumsal yapı buna hazır olmadığı için uzadı. Atatürk, 1930’da bizzat Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurdu. Ama bu parti, cumhuriyet karşıtı grupların odağına dönüşünce kapatıldı. Bu, demokrasiden kaçmak değil, Cumhuriyet’i korumaktı. Diktatörler halkın ne düşündüğünü anlamak için yeni parti kurdurmaz. Atatürk halkına güvendiği, iradeye değer verdiği için denedi. Ayrıca yaptığı tüm devrimler – harf devrimi, eğitim reformları, kadınlara hak verilmesi – Meclis’ten geçirilerek yasalaştı. Hiçbiri masa başında dayatılmadı. Evet, bu reformlar hızlıydı ama bu hız, çağın gereğiydi. Osmanlı’dan kalan köhne yapıyla yeni bir Cumhuriyet kurulamazdı.
İsmet İnönü dönemi de, dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı koşullarında yönetilen bir süreçtir. Ama savaş biter bitmez 1946’da çok partili hayata geçilmiş, 1950’de iktidar sandıkla el değiştirmiştir. Böyle bir geçiş, ancak rejimine ve halkına güvenen bir anlayışın eseridir. Oysa diktatörlüklerde bırakın seçimle iktidarı devretmeyi, halkın oy kullanması bile mümkün değildir. Atatürk, halkın oyuyla meclis oluşturmuş, meclisle birlikte yürümüş, son nefesine kadar da halk iradesini yüceltmiştir. Onun “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözü, hamasi bir nutuk değil, bir yönetim anlayışının temelidir. O nedenle Atatürk’e “tek adam” demek, tarihi bilmemek ya da bilerek çarpıtmaktır.
Atatürk, milletin içinden çıkan bir liderdir. Diktatör değil, halkına güvenen, halkıyla yürüyen bir kurucu önderdir. Meclis’i dışlayan değil, Meclis’le birlikte çağ atlatan bir devrimcidir. Onun kurduğu Cumhuriyet bugün hâlâ ayaktaysa, bu, o günün kararlılığı, halkın inancı ve Meclis’in iradesi sayesindedir. Bunu görmeden, anlamadan yapılan her yorum, sadece geçmişe değil, bugünün demokrasisine de haksızlıktır.
Atatürk, milletin içinden çıkan bir liderdir. Diktatör değil, halkına güvenen, halkıyla yürüyen bir kurucu önderdir. Meclis’i dışlayan değil, Meclis’le birlikte çağ atlatan bir devrimcidir. Onun kurduğu Cumhuriyet bugün hâlâ ayaktaysa, bu, o günün kararlılığı, halkın inancı ve Meclis’in iradesi sayesindedir. Bunu görmeden, anlamadan yapılan her yorum, sadece geçmişe değil, bugünün demokrasisine de haksızlıktır.
Unutmayalım: Atatürk’ü anlamak, Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır. Onu “tek adam” diye yaftalamak, sadece tarihi değil, geleceği de karartmaktır.
İsmail Erdal Muğla