30 AĞUSTOS

KARANLIĞI YIRTAN ANADOLU

Bir imparatorluk vardı,

yorulmuştu,

yıkılmıştı,

limanlarında yabancı gemiler,

toprağında yabancı çizmeler,

sarayında korku vardı.

Ve saray,

milletin yarınını değil,

kendi yarınını düşünüyordu.

Koltuğunu korumak için

işgalcinin gölgesine sığınanlar,

Anadolu’ya:

— Sus,

— Boyun eğ,

— Kurtuluş mümkün değil,

diyorlardı.

Oysa Anadolu susmadı.

Çünkü bu topraklarda

bir avuç buğdayı bölüşmesini bilen,

son lokmasını cepheye gönderen,

oğlu şehit düşse de

başını eğmeyen insanlar vardı.

Bir adam çıktı Samsun’a.

Adı Mustafa Kemal’di.

Mavi gözlerinde

Karadeniz’in hırçınlığı,

alnında Anadolu’nun yarını,

yüreğinde bağımsızlık vardı.

Dedi ki:

“MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞINI

YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI

KURTARACAKTIR.”

Bu söz,

yalnızca bir komutanın sözü değildi.

Bu söz,

dağ köylerindeki yoksul evlere,

fabrikasız şehirlere,

cephe yollarına,

kağnıların gıcırdayan tekerlerine

bırakılmış bir umut tohumu idi.

Ve o tohum büyüdü.

Amasya’da ses,

Erzurum’da karar,

Sivas’ta birlik,

Ankara’da Meclis oldu.

EGEMENLİK SARAYDAN ALINDI,

MİLLETE VERİLDİ.

Ne silah yeterliydi,

ne ekmek,

ne çarık…

Ama inanç vardı.

Kadınlar yürüdü

karın, yağmurun, ayazın içinde.

Cephane ıslanmasın diye

çocuğunun örtüsünü mermilere sardı analar.

Köylü öküzünü verdi,

işçi emeğini,

öğretmen kalemini,

gençler canını verdi.

Kimi cephede düştü,

kiminin adı bilinmedi.

Fakat hepsinin ortak bir adı vardı:

ANADOLU HALKI.

Bir yanda

memleketi masa başında bölüşen

emperyalist devletler…

Bir yanda

varlığını sürdürebilmek için

işgalciden medet uman,

milletin direnişini engellemeye çalışan

bir yönetim…

Öte yanda ise

ayağında çarığı olmayan

ama yüreğinde vatan taşıyan

bir halk vardı.

Ve tarih gördü ki:

BİR MİLLET AYAĞA KALKTIĞINDA,

HİÇBİR EMPERYALİST GÜÇ

ONU SONSUZA KADAR ESİR TUTAMAZ.

Takvimler

26 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde

Kocatepe’nin karanlığında

bir adam düşünüyordu.

Önünde savaş meydanı,

arkasında bütün bir millet,

omuzlarında bağımsızlığın sorumluluğu vardı.

Toplar konuştu.

Dağlar sarsıldı.

Anadolu,

yıllardır biriktirdiği öfkeyi

işgal ordularının üzerine yürüttü.

Dört gün sonra,

30 Ağustos’ta

yalnızca bir ordu yenilmedi.

Teslimiyet yenildi.

Mandacılık yenildi.

Korku yenildi.

Milletin kendi kendisini yönetemeyeceğini

söyleyenler yenildi.

30 AĞUSTOS,

EMPERYALİZME KARŞI BAĞIMSIZLIĞIN,

SARAYA KARŞI MİLLET İRADESİNİN,

KARANLIĞA KARŞI AYDINLIĞIN ZAFERİYDİ.

Sonra bir emir duyuldu

dağlardan denizlere kadar:

“ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR, İLERİ!”

Yürüdü Anadolu.

Yanmış köylerin,

yıkılmış evlerin,

isimsiz mezarların arasından yürüdü.

İzmir’e ulaştığında

denize yalnızca işgal ordularını değil,

bir milletin boynuna geçirilmek istenen

esaret zincirini de döktü.

Fakat Mustafa Kemal biliyordu:

Savaş meydanında kazanılan zafer,

milletin egemenliğiyle tamamlanmazsa

yarım kalırdı.

Bu nedenle zaferin ardından

bir hanedanın değil,

milletin devleti kuruldu.

Adı:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ.

Bu Cumhuriyet,

saray sofralarında hazırlanmadı.

Köylünün nasırlı ellerinde,

kadınların omuzlarında,

askerin kanında,

milletin iradesinde doğdu.

CUMHURİYET,

BİZE VERİLMİŞ BİR HEDİYE DEĞİL;

YOKLUKLAR İÇİNDE KAZANILMIŞ

BİR HALK DEVRİMİDİR.

Anadolu’da yakılan bu bağımsızlık ateşi

yalnız bizim gökyüzümüzü aydınlatmadı.

Asya’nın,

Afrika’nın,

sömürge altında yaşayan mazlum halkların

ufkuna da ulaştı.

Onlara şöyle seslendi:

— Emperyalizm yenilebilir.

— Esaret değişmez bir kader değildir.

— Bir millet kendi gücüne inanırsa

geleceğini kendi elleriyle kurabilir.

İşte bunun için

30 Ağustos yalnız bizim değildir.

O, bağımsız yaşamak isteyen

bütün mazlum milletlerin umududur.

Ben bugün 30 Ağustos’a baktığımda

yalnızca kazanılmış bir savaş görmüyorum.

Kağnı tekerlerinin izini,

şehitlerin son nefesini,

annelerin sessiz gözyaşını,

adsız kahramanların alın terini görüyorum.

Yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden

filizlenen genç bir Cumhuriyet görüyorum.

Ve Mustafa Kemal’i…

Bir milletin önüne geçip

ona yol gösteren değil yalnız;

o millete

kendi gücünü öğreten,

kendi kaderini değiştirebileceğini gösteren

dâhi bir devrimci olarak görüyorum.

ATATÜRK’ÜN EN BÜYÜK ZAFERİ,

YALNIZCA DÜŞMAN ORDULARINI YENMESİ DEĞİL;

UMUDUNU KAYBETMİŞ BİR HALKA

YENİDEN AYAĞA KALKMAYI ÖĞRETMESİDİR.

Bugün bize düşen,

yalnızca bayrak asmak,

marş söylemek,

tören yapmak değildir.

Bize düşen;

tam bağımsızlığı,

millet egemenliğini,

aklı, bilimi,

laik ve demokratik Cumhuriyeti

sonsuza kadar savunmaktır.

Çünkü bağımsızlık

bir kez kazanılıp

sonsuza kadar saklanan bir hatıra değildir.

Bağımsızlık,

her kuşağın yeniden sahip çıkması gereken

onurlu bir yaşam biçimidir.

Ve ben inanıyorum:

Bu topraklarda

bir tek yurtsever kaldıkça,

bir tek çocuk özgür bir gelecek düşledikçe,

bir tek insan

“EGEMENLİK MİLLETİNDİR” dedikçe,

30 Ağustos’un ateşi

sönmeyecektir.

YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!

YAŞASIN HALKIN İRADESİ!

YAŞASIN ATATÜRK’ÜN AYDINLIK CUMHURİYETİ!

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

İsmail Erdal Emekli Eğitimci

Muğla 26.08.2026