HACIBEKTAŞ’TAN YÜKSELEN EŞİTLİK, ADALET VE KARDEŞLİK ÇAĞRISI
Özgür Özel’in Hacıbektaş’ta yaptığı konuşmayı dikkatle dinledim. Bu konuşmayı yalnızca bir siyasi parti genel başkanının kürsü konuşması olarak görmüyorum. Konuşmanın özünde; Alevilerin yıllardır dile getirdiği eşit yurttaşlık talebi, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşüren siyasete karşı kardeşlik çağrısı ve iktidar değiştiğinde rövanş alınmayacağına dair önemli bir söz vardır.
Özgür Özel’in, “Cami ibadethaneyse cemevi de ibadethanedir. Alevilik yalnızca bir kültür değil, aynı zamanda bir inançtır. Semah müzik değil, ibadetin bir parçasıdır” diyerek açık bir tutum ortaya koymasını değerli buluyorum.
Çünkü Alevilerin inançlarını nasıl tanımlayacağına devlet karar veremez. Bir inancı Kültür ve Turizm Bakanlığının sınırları içine hapsetmek, onu folklorik bir unsur gibi görmek ve cemevlerinin ibadethane olduğunu kabul etmemek, Alevi yurttaşların haklı olarak tepki gösterdiği bir eşitsizliktir.
Sünni yurttaşların inanç hizmetleri devlet bütçesinden karşılanırken Alevilerin kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışması, EŞİT YURTTAŞLIK İLKESİYLE BAĞDAŞMAZ. Aynı vergiyi veren insanların aynı kamu hizmetlerinden yararlanamaması açık bir adaletsizliktir.
Bu nedenle Özgür Özel’in, Alevi yurttaşların kendilerini eşit hissetmedikleri sürece mücadelenin devam edeceğini söylemesini doğru ve önemli buluyorum. Çünkü devletin, “Hepiniz eşitsiniz” demesi yeterli değildir. ESAS OLAN, HER YURTTAŞIN BU EŞİTLİĞİ GÜNLÜK HAYATINDA VE YÜREĞİNDE HİSSEDEBİLMESİDİR.
Ancak bu sözlerin seçim meydanlarında kalan vaatlere dönüşmemesi gerekir. Cemevlerinin ibadethane statüsü yasal güvenceye kavuşturulmalı; elektrik, su, bakım, personel ve diğer hizmetleri camilerle eşit koşullarda karşılanmalıdır. Alevi çocuklarına, ailelerinin inançları yok sayılarak zorunlu ve tek yönlü din eğitimi verilmemelidir. Kamuda işe alımlarda, görevde yükselmelerde ve devletin yurttaşa yaklaşımında mezhep ayrımcılığına kesinlikle izin verilmemelidir.
Özgür Özel’in belediyelerin yaptırdığı cemevlerinin anahtarlarının Alevi kurumlarına teslim edilmesi yönündeki açık çağrısı da yerindedir. Belediyeler cemevi yaptırmış olmalarını o kurumlar üzerinde mülkiyet veya yönetim hakkı kurmanın aracı hâline getiremezler. Cemevleri, siyasi partilerin ya da belediye başkanlarının değil; o inancın mensuplarının ve demokratik biçimde yönettikleri kurumların olmalıdır.
Konuşmanın tarihsel yönünü de önemli buluyorum. Alevi ve Bektaşi toplumu, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa’ya ve bağımsızlık mücadelesine maddi ve manevi destek vermiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda emeği bulunan bu insanların, aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen hâlâ eşit yurttaşlık talebinde bulunmak zorunda kalmaları ülkemiz adına düşündürücüdür.
Aleviler bu ülkeye yaptıkları katkıları hiçbir zaman bir alacak senedi gibi milletin önüne koymadılar. Ancak devleti yönetenler, Alevi ve Bektaşi toplumuna karşı tarihsel ve demokratik sorumluluklarını bilmek zorundadır. Bu sorumluluk bir lütuf değil, HAK VE ADALET BORCUDUR.
Konuşmada benim için en anlamlı bölümlerden biri de şu anlayıştı:
“BUGÜNÜN MAĞDURU OLSAK DA YARININ ZALİMİ OLMAYACAĞIZ.”
Türkiye’nin böyle bir güvenceye ihtiyacı vardır. Bugün iktidarın baskısından, adaletsizliklerinden ve hukuksuz uygulamalarından şikâyet edenler, yarın iktidara geldiklerinde aynı yöntemleri başkalarına uygulamamalıdır. Demokrasi, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. Demokrasi; iktidar değiştiğinde hukukun, adaletin ve insan onurunun herkes için korunmasıdır.
İntikam duygusuyla hareket eden bir yönetim, eski düzenin yalnızca aktörlerini değiştirir. Oysa bizim ihtiyacımız olan şey, ZULMEDENİN DEĞİŞMESİ DEĞİL, ZULMÜN ORTADAN KALKMASIDIR.
Bu nedenle Özgür Özel’in “İncinsek de incitmeyeceğiz” ve “Gördüğümüz kötülüğü başkasına yapmayacağız” anlayışını açıkça dile getirmesini değerli buluyorum. Fakat bu sözlerin de yalnızca ahlaki bir vaat olarak kalmaması gerekir. Hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, adil yargılanma hakkı, seçilmişlerin iradesine saygı ve düşünce özgürlüğü güçlü kurumlarla güvence altına alınmalıdır. Kişilere bağlı bir adalet değil, kim iktidarda olursa olsun herkese eşit uygulanan bir hukuk düzeni kurulmalıdır.
Özgür Özel’in Ekrem İmamoğlu’nu ve tutuklu belediye başkanlarını Hacıbektaş’tan selamlaması da konuşmanın güncel siyasal yönünü ortaya koymuştur. Belediye başkanlarının, belediye çalışanlarının, siyasetçilerin ve gazetecilerin uzun süre iddianame hazırlanmadan cezaevinde tutulduğu bir ülkede hukuk devletinden söz etmek giderek zorlaşmaktadır.
Hiç kimse suç işleme ayrıcalığına sahip değildir. Ancak hiç kimse de siyasi kimliği nedeniyle peşinen suçlu kabul edilemez. TUTUKLULUK CEZALANDIRMA ARACINA, YARGI DA SİYASİ REKABETİN SİLAHINA DÖNÜŞTÜRÜLEMEZ. Suç varsa delili ortaya konur, bağımsız mahkemelerde yargılama yapılır ve karar verilir. Siyasi rakipleri yargı yoluyla etkisizleştirme görüntüsü, yalnızca muhalefete değil, devletin adalet duygusuna zarar verir.
Konuşmanın diğer önemli tarafı, yıllardır toplumu Türk–Kürt, Alevi–Sünni, muhafazakâr–seküler diye ayıran siyasete karşı yapılan birlik çağrısıdır. İktidarların bir bölümü toplumdaki korkuları kullanarak kendi varlıklarını sürdürmeye çalıştı. Komşuyu komşusundan, yurttaşı yurttaşından kuşkulandıran bu anlayış, ülkeyi güçlendirmedi; aksine ortak yaşama irademizi zayıflattı.
Oysa bir Alevi’nin uğradığı haksızlık Sünni’nin yüreğini yakıyorsa, bir Sünni’nin hakkına uzanan ele karşı Alevi kardeşi ayağa kalkıyorsa; bir Kürt’ün hakkını Türk, bir Türk’ün hakkını Kürt savunabiliyorsa, o zaman korku siyaseti etkisini kaybeder.
HERKES BİRBİRİNE BENZEMEK ZORUNDA DEĞİLDİR; AMA HERKES BİRBİRİNİN HAKKINA SAHİP ÇIKMAK ZORUNDADIR.
Laik ve demokratik bir devletin görevi yurttaşların inançlarına karar vermek değil, bütün inançların ve inançsızların özgürlüklerini eşit biçimde korumaktır. Devlet hiçbir inancın karşısında olmadığı gibi, hiçbir inancın da tarafı olmamalıdır. Alevi, Sünni, Hristiyan, Musevi ya da inançsız; herkes devlet karşısında aynı değerde yurttaş olmalıdır.
Özgür Özel’in Hacıbektaş konuşmasını bu nedenle önemli, samimi ve cesur buluyorum. Konuşmanın dili ötekileştiren değil birleştiren, intikam isteyen değil adalet arayan, geçmişin mağduriyetlerini geleceğin zulmüne gerekçe yapmayan bir dildir.
Ancak ben siyasette söz kadar uygulamaya da bakarım. Bu nedenle söylenenlerin parti programına, Meclis çalışmalarına, belediyelerin uygulamalarına ve gelecekte kurulacak iktidarın hukuk düzenine yansıtılmasını bekliyorum. Alevilerin hakları seçimden seçime hatırlanan bir konu olmamalıdır. Eşit yurttaşlık bir seçim vaadi değil, demokratik devletin vazgeçilmez temelidir.
Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi bize insanı insana kul etmemeyi, mazlumken zalime dönüşmemeyi ve kendimize ağır geleni başkasına yapmamayı öğütler. Türkiye’nin kurtuluşu da bu ahlaki anlayışla gerçek demokrasinin birleşmesindedir.
Benim özlediğim Türkiye; Alevi’nin, Sünni’nin, Türk’ün, Kürt’ün, muhafazakârın, sekülerin ve hiçbir inanca bağlı olmayanların korkmadan, birbirine hükmetmeden ve eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayabildiği Türkiye’dir.
BİZİM MÜCADELEMİZ BİR İNANCIN, BİR KİMLİĞİN YA DA BİR KESİMİN DİĞERİNE ÜSTÜNLÜK KURMA MÜCADELESİ DEĞİLDİR. BİZİM MÜCADELEMİZ; KÖTÜLÜĞE KARŞI İYİLİĞİN, ZULME KARŞI ADALETİN, AYRIMCILIĞA KARŞI EŞİTLİĞİN VE KORKUYA KARŞI DEMOKRASİNİN MÜCADELESİDİR.
Bu yolda önemli olan kimsenin peşinden kayıtsız şartsız yürümek değil; hakka, hukuka, eşitliğe ve insan onuruna bağlı kalmaktır. Bugünün mağdurlarının yarının zalimleri olmadığı, devletin bütün yurttaşlarına eşit davrandığı bir Türkiye’yi hep birlikte kurmak zorundayız.
Bir olacağız; fakat farklılıklarımızı yok etmeden.
İri olacağız; fakat kimseyi ezmeden.
Diri olacağız; fakat hukuktan ayrılmadan.
Ve ancak böyle hep birlikte başaracağız.
İsmail Erdal





