İNSANLIK YOLCULUĞUNDA KISA BİR DURAK
Bu fotoğrafa baktığımda yalnızca yaşlı bir kadın ile küçük bir çocuğu görmüyorum. Ben burada İNSANLIĞIN BİNLERCE YILLIK YÜRÜYÜŞÜNÜ görüyorum.
Birisi ömrünün sonuna yaklaşmış…
Diğeri ise yaşamın daha ilk adımlarını atıyor.
Ama ikisi de aynı yolun yolcusu.
İnsan, kendisini doğanın dışında göremez. Çünkü o da diğer bütün canlılar gibi doğanın bağrında doğar, büyür ve yaşamını tamamlar. Onu farklı kılan, doğayı anlayabilmesi, emeğiyle onu dönüştürebilmesi ve öğrendiklerini gelecek kuşaklara aktarabilmesidir.
Doğaya baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz.
Bir karıncanın ömrü kısadır. Bir bal arısının ömrü de öyledir. Ama ne karınca kolonisi, ne de arı kovanı tek bir bireyin ömrüne bağlıdır.
Hiçbir karınca, “Ben yakında öleceğim.” diyerek yuvasını terk etmez.
Hiçbir arı, “Benim ömrüm kısa.” diyerek çiçeklere gitmekten vazgeçmez.
Çünkü onlar bilirler ki KENDİLERİ GEÇİCİ, YAŞAMIN SÜREKLİLİĞİ KALICIDIR.
İnsanlık da böyledir
İnsan, yaşadığı dünyayı değersiz görmeye başladığında, geleceğe karşı sorumluluğunu da yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu dünyanın geçici olduğu düşüncesiyle emeği küçümsemek, bilimi gereksiz görmek, bilim insanlarını değersizleştirmek ve aklın yerine sorgulanamaz dogmaları koymak; insanlığın binlerce yılda oluşturduğu ortak bilgi birikimini zayıflatır. Aynı şekilde insanları din, mezhep, ırk ya da sınırlar üzerinden birbirine düşman etmek; savaşları büyütmek, silahlanmayı insanlığın geleceğinin önüne koymak, doğal kaynakları birkaç şirketin ya da dar çıkar gruplarının denetimine bırakmak ve güçlü olanın zayıf olanı sömürmesini meşrulaştırmak, insanlığın ortak gelişimini engeller. Oysa doğada yaşam, rekabet kadar karşılıklı bağımlılık üzerine de kuruludur. Bir türün yok olması, yalnızca o türün değil, bütün ekolojik zincirin dengesini etkiler. Arılar azaldığında tarımsal üretim zarar görür; ormanlar yok edildiğinde iklim değişir; sular kirlendiğinde yalnız balıklar değil, insan da yaşamını yitirir. İNSANLIK, ANCAK DOĞANIN DENGESİNİ KORUYARAK, BİLİMİ REHBER EDİNEREK, EMEĞİ VE PAYLAŞIMI ESAS ALARAK GELECEĞİNİ GÜVENCE ALTINA ALABİLİR. Bu gezegen, yalnız insanların değil, bütün canlıların ortak evidir. Gerçek uygarlık, bu ortak evi birlikte koruyabildiğimiz ölçüde
Bizler, insanlık zincirinin yalnızca kısa ömürlü halkalarıyız.
Bizden önce sayısız kuşak yaşadı. Toprağı işledi, ateşi buldu, taşı işledi, tekerleği yaptı, yazıyı geliştirdi, bilimi büyüttü, sanat yarattı, hastalıklarla mücadele etti ve bütün bunları sonraki kuşaklara devretti.
Bugün sahip olduğumuz hiçbir bilgi, hiçbir teknoloji, hiçbir uygarlık ürünü tek bir insanın eseri değildir.
HEPSİ, İNSANLIĞIN ORTAK EMEĞİNİN BİRİKİMİDİR.
İnsanın büyüklüğü, yalnız kendisi için yaşamasında değil; kendisinden sonra gelecek insanların yaşamını kolaylaştıracak bir iz bırakabilmesindedir.
Bu nedenle ben, insanın en büyük sorumluluğunun bu dünyaya karşı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü yaşayabildiğimiz tek yer burasıdır.
Bu toprağı korumak…
Bu suyu temiz tutmak…
Bu havayı kirletmemek…
Ormanları, denizleri ve bütün canlıları yaşatmak…
İnsanın geleceğini korumanın tek yoludur.
İnsan kendisini doğanın efendisi sanmaya başladığı anda, aslında kendi sonunu hazırlamaya başlar.
Bir dağ yalnızca maden değildir.
Bir orman yalnızca kereste değildir.
Bir nehir yalnızca su değildir.
Onlar, milyonlarca canlının ortak yaşam alanıdır.
Ekolojik denge bozulduğunda yalnız kuşlar, balıklar ya da ağaçlar zarar görmez.
İnsan da zarar görür.
Çünkü yaşam, birbirine bağlı halkalardan oluşan büyük bir bütündür.
Bir halka koptuğunda zincirin tamamı sarsılır.
İnsanın gerçek zenginliği, toprağın altındaki altın değildir.
TOPRAĞIN ÜSTÜNDEKİ YAŞAMDIR.
Daha çok kazanmak uğruna doğayı tüketmek, gelecek kuşakların hakkını bugünden harcamaktır.
Gerçek ilerleme, daha fazla tüketmek değildir.
Gerçek ilerleme;
DAHA ÇOK ÜRETMEK,
DAHA ADİL PAYLAŞMAK,
BİLİMİ REHBER ALMAK,
DOĞAYLA UYUMLU YAŞAMAK,
SAVAŞ YERİNE BARIŞI, REKABET YERİNE DAYANIŞMAYI BÜYÜTMEKTİR.
Ben inanıyorum ki insanlık, ancak bütün insanların ve bütün canlıların bu gezegenin ortak sahipleri olduğunu kavradığında gerçek anlamda gelişecektir.
Hiçbir çocuk aç yatmadığında…
Hiçbir insan sömürülmediğinde…
Hiçbir kadın ve erkek eşitsizlik yaşamadan özgürce üretebildiğinde…
Bilim özgür olduğunda…
Doğa korunabildiğinde…
Ve insanlar birbirini düşman değil, aynı dünyanın yol arkadaşları olarak gördüğünde…
İşte o gün, insanlığın en büyük başarısı gerçekleşmiş olacaktır.
Benim gözümde cennet, başka bir yerde aranacak bir hayal değildir.
CENNET; İNSANIN EMEĞİYLE, AKLIYLA, BİLİMİYLE VE DAYANIŞMASIYLA BU DÜNYADA KURACAĞI ADALETLİ VE BARIŞ İÇİNDEKİ YAŞAMDIR.
Bu fotoğrafta biri geçmişi, biri geleceği temsil ediyor.
Ben ise ikisinin arasında İNSANLIĞIN KESİNTİSİZ YÜRÜYÜŞÜNÜ görüyorum.
BİREYLER GELİR VE GİDER.
KUŞAKLAR DEĞİŞİR.
AMA EMEK, BİLGİ, DAYANIŞMA VE İNSANLIK YÜRÜYÜŞÜ DEVAM EDER.
Ve bize düşen görev, bu büyük yürüyüşte küçük de olsa onurlu bir iz bırakabilmektir.
İsmail Erdal Muğla 25.7.2024